GAZETE YAZARI

Sen insan olmak istiyor musun?

20 Mayıs 2017, 04.00
Faruk Aksoy

Faruk Aksoy

Daha önce de yapmıştı bunu, çizdiği resimleri getirip göstermişti, fena çizimler değildi, daha çok Picasso gibi yarı dengeli, dışarıdan dağınık içeriden bütüncül şeyler çiziyordu, fakat yazı konusunda ne yapabileceğini pek kestiremiyordu.

Gerçi yaşına uygun kitaplar okuyordu, özellikle yatmadan önce bu okuma işini yavaş yavaş alışkanlığa dönüştürmüştü ama yine de kalemi, çizgiden harfe nasıl çevirebileceğini bilemiyordu.

Doğrusunu isterseniz ben de pek merak etmiyordum.

Şu tablet denilen kepaze şeyle haşır neşir olmadan önce daha iyi düşünüyordu, enteresan tespitler yapıyordu, etrafı gözlemliyordu, gözlerini ruhu için kullanabiliyordu.

Tablet her şeyi değiştirdi, hazır kurguların serüvenini takip etmeye başladı, sonu belli oyunları tekrarlamak daha kolayına geldi galiba.

Yıllar önce aynı sıkıntıları kreşe başladığında da yaşadı, onun adına çok kötü günlerdi.

Belki inanmayacaksınız ama 10 aylık bir bebekken bazı ihtiyaçlarını söylemeye başlamıştı, mesela gecenin bir yarısı uyandığında ağlamıyordu, süt istiyordu, bayağı bayağı “Süt istiyorum” diyordu.

Sonra kreşe başladı, her şey değişti.

Eve yakın, yürüme mesafesinde bir yerdeydi kreş, her sabah beraber evden çıkıyorduk, konuşa konuşa gidiyorduk, akşamları da aynı yoldan eve dönüyorduk.

Giderken neşesi yerinde olurdu, fakat akşam dönerken, beti benzi atmış, dudakları kupkuru olmuş, hürriyetini bekleyen ürkek bir kafes kuşu gibi görünürdü.

Dudakları o kadar kururdu ki, bir seferinde kabuk bağladığına bile şahit olmuştum.

Neden böyle davrandığını sorardım, hiçbir cevap vermezdi, ısrarla sorduğumda da ağlamaya başlardı, sonra ben, tekrar alttan alırdım, bütün bunları onun rahat etmesi için yaptığımı anlatırdım.

Her mesele hakkında mutlaka fikri olan, söyleyeceğini rahatça söyleyen çocuk bir anda gitmiş, onun yerine garip sesler çıkaran, anlamsız şeyler için bağırıp çağıran, kendi düzenini başkasına uydurmaya çalışan, kimliğini yitirmiş bir çocuk gelmişti.

Bu dönem epey uzun sürdü, sonra kendiliğinden çözüldü ve normale döndü.

Anaokulu ve ilkokul safhalarında da bu suskunluk devrinin farklı versiyonlarını gözlemledim, ara ara ikaz da ettim.

Bir zaman sonra anladım ki, mesele hazıra konma meselesi, kendi çabasıyla üretme, şekil verme, oluşturma yerine etraftan gelen hazır “rol modelleri” taklit etme meselesi…

Yapabileceği şeyin, daha kötü halde olan yapılmışını kullanma, o tembelliğin alışkanlığıyla körelme meselesi…

Artık büyüdü, geçen mezuniyet törenine gittim.

Büyüdü dedim diye öyle liseler, üniversiteler çağı değil canım; ilkokulu bitirdi, bitiriyor işte, şunun şurasında birkaç hafta kaldı.

Yılsonu gösterisinde izledim, düzenledikleri sahne etkinliklerinin her safhasında vardı, skeçlerde, horonlarda, şarkılarda, her şeyde her şeyde…

Sonra pasta kestiler, kep fırlattılar, hepsi birer kelebek gibiydiler.

Tören bitti, mutlu bir şekilde eve döndük, sahnenin arkasında yaşananları anlattı, “Sizin bilmediğiniz nelere neler oldu” dedi, gülümsedim, sıkıca sarıldım, yüzünü gözünü öptüm, saçlarını okşadım.

Uzun zaman önce yaptığı, bana göstermek için masama koyduğu resimlere baktım, epey kalın bir dosya hazırlamış, üstünkörü geçiştirmişim ben de…

Bu kez öyle yapmadım, hepsine tek tek baktım; çiçekler çizmiş, bahçeli evler, rengarenk saçlı kızlar, çizmiş de çizmiş.

Sonra kağıtların arasında zımbayla tutuşturulmuş ayrı bir dosya gördüm, onu çıkardım.

En üstteki kağıtta üç tane maymun, bir ormanın harmanlığında yan yana durmuşlar, öylece bana doğru bakıyorlar.

Fena çizmemiş aslında, maymunlar ağaçların altında oturmuşlar, üstlerinde yarım bir güneş batıyor, çimenler, çiçekler, bildiğiniz yemyeşil orman boşluğu.

El yapımı küçük kitabın maymunlu kapak sayfasını çevirdim, enteresan bir başlıkla karşılaştım, sayfanın ortasına kocaman harflerle şöyle yazmış, “İnsan olmak istiyor musun?...”

Güldüm, “Evet” dedim ve okumaya başladım, kapaktaki üç maymun, yazıda konuşmaya başladılar.

Hani şu görmeyen, duymayan, konuşmayan “üç maymun” meselesi vardır ya, öyle bir şey zannettim önce, fakat daha başka yerlere gitmeye başladı yazı.

Maymunlardan biri, diğerine soruyor, “Sen, insan olmak istiyor musun?” diyor.

Öteki cevap veriyor, “Hayır, insan olmak istemiyorum, neden insan olayım ki, ben halimden memnunum, insan falan olmak istemiyorum” diyor.

Üçüncü maymun söze giriyor, “Senin istemenle alakalı değil zaten, sen istesen de, istemesen de insan oluyorsun, sana sormuyorlar, zamanla insana dönüşüyorsun” diyor.

Tartışma büyüyor, diğer hayvanların yanına gidiyorlar, onların görüşlerini de alıyorlar, onlara da soruyorlar, “İnsan olmak istiyor musunuz?” diye.

Mevzu lüzumsuz bir şekilde biraz uzuyor, gereksiz diyaloglarla bir iki sayfa daha geçiyor, sonra şu cümle araya giriyor, “…ve oradan geçmekte olan balığa da sordular, sen insan olmak istiyor musun, diye…”

Ormanın içinden geçen balığın da epey zorlama bir fabl karakteri olduğunu düşünürken verdiği cevapla donup kalıyorum, “Yok, ben insan olmak istemiyorum” diyor balık, “Hem niye insan olacakmışım ki, geçen gün bizim denizde yüzerken küçücük bir çocuk gördüm, sanırım insanlar onu denize atmışlar, yüzme de bilmiyordu, sonra ne oldu bilmem…”

Yine gereksiz diyaloglarla devem ediyor hikaye, okudum sonuna kadar, herkes yuvasına dağılıyor ve bitiyor mevzu.

Kızımı çağırdım, “Bu hikayeyi sen mi yazdın? “dedim, “Evet” dedi.

“Peki kimmiş denizde kaybolan çocuk?” diye, sordum.

İçeriden bir resim daha getirdi, “İşte bu” dedi, uzattı, karakalem çizdiği Aylan Bebeği…

Bütün meraklarım çözüldü.

Üç maymunu cesaretle konuşturan kızım, evrim konusunda ilk kez fikri sorulan maymunların hiç olmazsa bazı insanlara dönüşmek istemediğini öğretti bana.

Sağ olsun…

SON DAKİKA

#title#

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.

Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz. Beni Haberdar Et