GAZETE YAZARI

Mezhep başka, mezhepçilik başka

13 Ağustos 2017, 04.00

Fırkacılık ve mezhepçilik de Müslümanların gerileme sebeplerinde kesinlikle ön sıralardadır.

Bizim hak dediğimiz ‘dört mezhep’, ya da Ehlisünnet dediğimiz Matüridîlik ve Eş’arîlik içerisinde bile bilahare mezhepçiliğe kayılabilmiştir. Bunu görmemiz ve kabullenmemiz gerekir.

Dört mezhep haktır, bütün olarak bunda şüphe yok. Ama mezheplerin hak olması, onlardaki her bir kişisel içtihadın doğru ve ilelebet din olması anlamına gelmez, bu bir.

İkinci olarak, mezheplerin ortaya çıktıkları zamanda dört değil belki dört yüz hak mezhep vardı. Yani hak, bu dört mezhebin söylediklerinden ibaret değildir. Çünkü mezhep, usulüne uygun anlama ve yorumlama demektir ve İslam anlayarak yaşamayı teşvik eder, o sürekli anlaşılacak ve yorumlanacaktır.

Mezhep başka, mezhepçilik başka

Mezhep başka, mezhepçilik başka

Haber Merkezi

Ama bilahare mezhepler, o mezhepleri kurdukları söylenen büyük müçtehitlerin zamanında olduğu gibi kalmadı. Kurdukları söylenen diyoruz, çünkü onlardan hiçbiri bir mezhep kurmak üzere yola çıkmamıştır. Onlar sadece işin doğrusunu anlamaya çalıştılar ve her biri doğal olarak şöyle dedi: ‘Benim içtihadım doğrudur, ama yanlış olma ihtimali de vardır. Diğerlerinin içtihadı yanlıştır, ama doğru olma ihtimali de vardır’. Yine her biri, ‘benim görüşümün aksine bir sahih hadis görürseniz benim mezhebim odur’ diyerek mezhepçiliğin kapısını kapadı, içtihatlar arası geçişkenliği sağladı. Hatta Ebu Hanife (ar) ‘kimse benim görüşümü delilimi bilmeden ve anlamadan almasın’ diyerek işin prensibini ortaya koydu.

Bunların her biri birer mezhep, meşrep ve mektep olarak aklın gücünü, kendi sınırları içinde, sonuna kadar kullandılar. Ama hakikatin ölçüsü olarak sırf kendi mezheplerini görmediler. Ne zaman ki, hakikatin ölçüsü ‘bizim mezhep’ oldu işte o zaman mezhepler mezhep ve meşreb olmaktan çıkıp mezhepçilik başladı. Müslümanlar mutlak hakikati değil, mezhebe göre hakikati arar oldular ve güçlerini diğer mezhepleri alt etmek için harcadılar. Böylece akıl da işlevini sadece bu çerçevede görmek zorunda kaldı. Koza gibi kendini kuşattı. Derken bu güç kaybı Müslümanların gerilmesine müncer oldu. Yine de büyük âlimler meseleyi her zaman doğru anladılar ama mezhepçiliğe bütünüyle engel olamamakla suçun bir kısmı da onlarındır.

Sonuçta bu durum ideolojik İslamların doğmasına sebep oldu. Bu tabirle neyi kastettiğimizi zaman zaman söylüyoruz: Paket program olarak, önceden bir kabul ediniyorsunuz, sonra onun doğru çıkması için delilleri eğip büküyorsunuz.

Günümüzde de yazılan çizilenlere bakın, çoğunun İslam’ın temel referanslarıyla tarafsızca doğruyu arama değil, kendi edindiği doğruyu üste çıkarma çabaları olduğunu görecekseniz. Oysa İslam’ı doğru anlamada metot şöyle olmalı değil miydi?

Ben bulunduğum, beslendiğim mezhep ve meşrep itibariyle böyle biliyorum ama benim bildiğim yanlış, öbürünün bildiği doğru olabilir. O halde, bazı kanaatlerimin değişmesi tehlikesine (!) rağmen delilleri aklıselimle düşünmeliyim ki, inancım taklitten tahkike ulaşmış olsun. Bunu söylerken elbette, yetkili yetkisiz herkes içtihat etsin demek istemiyoruz, ama yaptığının doğru olduğunu anlamak da bir seviyedir ve bu seviyeye herkes ulaşabilir.

Hz. İbrahim’i Allah (cc) neden bize üsve-i hasene/uyulacak bir örnek olarak gösterir ve onun örnekliğinin bir kaçını Kuranıkerim’de bize nakleder. Bunlardan biri de onun Allah’a şöyle demiş olmasıdır; ‘tabii ki senin yeniden yaratabileceğine inanıyorum ama istiyorum ki, kalbim de mutmain olsun’ (Bakara 260). Bunu Allah bize niçin duyuruyor olabilir?

Şunu da bilmeliyiz; mezhepler doğru anlaşıldıklarında, yani mezhepçilik yapılmadığında hiçbir zaman fırka olmadılar, İslam’ın bir bütün olarak tutarlı anlaşılmasını sağlamakla rahmet oldular. Dolayısıyla mezhepleri yok sayıp, her şeye sıfırdan başlamak da, herkes kafasına göre takılsın, dört değil, dört yüz milyon mezhep olsun demekten farklı değildir.

İslam hukukunun ilk ve yegâne kanunlaştırması sayılan muhteşem Mecelle’nin olumsuzluklarından biri olarak, mezhepçiliğe kaçmış olması gösterilir. 1865’te salt Hanefi görüşüyle yürürlüğe giren Mecelle altı yedi senede tıkanmaya başlamış ve 1872’de ‘Mecelle Tadil Komisyonu’ kurularak bazı maddeler diğer mezheplerden, hatta dört mezhebin dışından alınmak zorunda kalınmıştır. Çünkü İslam’da devletin mezhebi olmaz, ‘Ulü’l-emr’ bütün Müslümanların sahibidir. Ama Ahmet Cevdet Paşa gibi hukuk dehası insanların bile böyle bir kabulün etkisinde yetişmiş olmasını göstermesi bakımından bu örnek önemlidir.

Hulasa mezheple, mezhepçiliği ve fırkacılığı birbirinden ayırmak gerekir. Fırkacılığın ve mezhepçiliğin karşısında bütün mezheplerin ve meşreplerin oluşturduğu Cemaat vardır. Cemaat toplar, diğerleri parçalar. Hep söylüyoruz, cemaat Ulü’l-emr etrafında toplanmış İslam şurasıdır. Tek lider etrafında toplanan ve hakikatin yegâne temsilcisi olduğunu zanneden gruplar fırkadırlar. Onlar için ‘cemaatler’ ifadesi kullanılması yanlıştır. Fırkalar ise mezhepçilikten de öte âdeta bağımsız birer din haline dönüşebilirler.

SON DAKİKA

#title#

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.

Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz. Beni Haberdar Et