GAZETE YAZARI

Eşyanın sesi, nefesi

12 Ekim 2017, 04.00

Her yeni sabah önümüze uzatılmış beyaz bir kağıt aslında. Her yeni gün âleme yazdığımız yeni bir mektup... Her yeni an, işittiğimiz yeni bir kelime aynı zamanda... Her görmezden geldiğimiz şey içimizde çözülmemiş bir düğüm...

Her anlattığı şey, dilinden döküldüğü anda eskiyor, başkalaşıyor, sanki hiç anlatılmamışçasına sırlanıyor, hiç çözülmemişçesine düğümleniyordu yeniden. Her şey bir cevabın durmadan kendini yeniden bilmeceleştirmesi gibi yaşanıyordu.

Eşyanın sesi, nefesi

Eşyanın sesi, nefesi

Haber Merkezi


Bir sokağın kendine ait kelimeleri var, her evin kendine özgü bir kokusu, her yüzün kendini gizleyen bir başka yüzü... Bir ahşap masanın, üstündeki cam vazonun, sıralı sandalyelerin, üstlerine vuran güneşin, inen tozun anlattığı şeyler var, biz kulak vermesek de. Hiçbir şey sandığımız kadar sessiz değil, her şeyin sesi, fısıltısı, sözü, ifadesi, sırlarla dolu bir geçmişi var. Muşambanın yanık köşesinin, kazağımızdaki kaçmış ilmeğin, sehpa örtüsündeki lekenin, duvardaki her bir çatlağın söyledikleri var. Eşyaların bazılarını neden diğerlerinden daha çok severiz diye düşündünüz mü hiç? Mineli bir kahve fincanının, yosun yeşili bir gömleğin, karşı tepeyi gören bir pencerenin, alelade sarı boncuktan bir tespihin yeri niye başkadır bizde? Sahi nereden geliyor bu muhabbet, hiç merak ettiniz mi? Her şeyi zevkler ve renklerle izah etmek mümkün mü yoksa size göre? Peki söyleyin o halde, o zevkleri ve renkleri nereden peydahlıyoruz biz? Öyle ya, birimizinki diğerini tutmuyor. Herkesin zevki, beğenisi başka! Öyle, çünkü herkesin eşyayla bağı, irtibatı muhabbeti başka!

“Bir koltukta birkaç saat sessiz bir şekilde oturmayı başaran her insan şunu mutlaka farkeder” dedi yaşlı kadın odadakilere dönerek, “eşyalar insanlarla konuşuyor!”

“Sarı defterim bitti bitiyor. Çok sevmiştim, alışmıştım. Kalın bir lise defteriydi, kabında kar tanelerinin resimleri vardı. On yedi yaşında bir kız çocuğu, önce mahalle bakkalına, sonra o bakkal aracılığıyla Gönen’li bir şoföre başvurarak uzaklardan getirtmişti. O yüzden uzun sürdü gelişi. Deftersiz kalınca telaşa kapılıyorum; sanki birileri bir şeyler bekliyor benden de, ben onları yarı yolda bırakıyormuşum gibi. Sanki defter gelmese, ben yazmasam, dünya yıkılacak” diye yazmış Tomris Uyar, ‘Gündökümü’nde. Bu ismi vermişti günlüklerine. Şimdi böyle derin bir muhabbetle günlerinin içini beyaz/sarı kağıtlara dökenler var mı acaba yine? Sarı defter yapraklarıyla ünsiyet kuran, onlardan hikayeler, sözler, anlamlar çıkaran birileri var mı hâlâ? Günleri böyle içten, böyle maharetle görmeye, içinden anlamaya çalışsaydık, sığ sularda yüzmeye, girintisiz çıkıntısız, düz, dümdüz, eğelenmiş kadar düz, sert ve gözeneksiz yaşamaya bu kadar çabuk alışmaz, bu kadar kolay rıza göstermezdik belki de! İnsanla bile içimize sinecek bir muhabbet geliştiremiyoruz ki sıra eşyaya, eşyaya sinen bin bir çeşit hikayeyle ve o hikayelerin bize söyledikleriyle irtibat kurmaya gelebilsin!

“Şahini durdurmaz karga avazı/ Aslanı yenemez bir uyuz tazı/ Sessiz bellediğin düzensiz sazı/ Öttürür ustası bir tele bakar” diyor Aşık Kusurî Baba, rahmet olsun.

Âlemde dilsizlik diye bir şey olmadığına, bizim asıl derdimizin sağırlık olduğuna inanan insanlar da var.

“Bırak artık elâlemin ne dediğini” diye çıkıştı meczup, “bak bakalım asıl âlem ne diyor?"

SON DAKİKA

#title#

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.

Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz. Beni Haberdar Et