GAZETE YAZARI

“Bu yolculuk yüz yıl devam edemez!”

14 Kasım 2017, 04.00
Leyla İpekçi

Leyla İpekçi

1966’da İstanbul’da doğdu. Saint Michel Fransız Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. 1985 ile 1999 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde, röportaj ve yazıları yayınlandı. Aylık haftalık ve günlük birçok mecrada muhabirlik, editörlük, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. 2001’den itibaren Radikal İki, Taraf ve Zaman gazetelerinde köşe yazdı. Siyasetin toplumsal hayattaki tezahürlerine ve gündelik hayatın maneviyatına dair iki ana koldan akan köşe yazılarına Yeni Şafak gazetesinde devam ediyor. 1999 yılında evlendiği yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun film senaryolarına ve yapımcılığına ilk filminden beri katkıda bulunuyor. Deneme ve roman türlerinde 98 yılından beri yayınlanmakta olan kitapları var. Şiir ve roman üzerine makaleleri Virgül dergisinde yayımlandı. Halen İtibar dergisinde yazı ve şiirlerine devam ediyor.

Roman: Maya (1998) Sinan'ın mayası (1998) İlk kötülük (2000) Başkası Olduğun Yer (2005) Ateş ve Bahçe (2011) Şehrim Aşk (2013)

Deneme: Şölen sofrası (2000) Bir sevgili gibi yaşamak / Savaş kimlik vicdana dair (2007) Gecenin İkinci Rüyası (2011) Güzelin binbir yüzü / Tevhid sanatçısının izinde (2015)

1998’de Maya ile Milliyet Sanat dergisinin ‘İlk Kitap, İlk Baskı’ adlı yarışmasında birincilik ödülü.  

- 2007’de Türkiye Yazarlar Birliği’nin (TYB) ‘Basın / Fikir’ dalında ‘Yılın Yazarı’ ödülü.

- 2011 Gecenin İkinci Rüyası ile ESKADER’den Deneme türünde ‘Yılın Kitabı’ ödülü.

- 2015’de ‘Güzelin 1001 yüzü’ ile Türkiye Yazarlar Birliği’nin (TYB) Fikir dalında ödülü.

 

İşte yine hafta başı. Yine siyaset ağır, memleketin üzerinde kurulmuş bin bir tuzak. Yine etrafımız çevrili hep algı operasyonu, fitne fesat, polemik. Gündemin en arkasına, en dışına atılacak gerçeği çağıranların, talip olanların kuş dili. Yine yazımızı ekranda bir türlü bulamadığını söyleyen okurlara, en sona gidin, tıklayın, tıklamadan görünmüyor ekranda demek durumunda kalacağım. 

Çünkü kültür sanatın bir maneviyat olarak ruh medeniyetimize katkısını ne kadar söylersek söyleyelim, icraata gelince ne sayfası kalıyor gazetelerde, ne gündeme yerleşebiliyor medya içre! Olsun. Devam ediyoruz, edeceğiz. Aşk ile bir daha bir daha diye diye.

“Bu yolculuk yüz yıl devam edemez!”

“Bu yolculuk yüz yıl devam edemez!”

Haber Merkezi


***

Bu kez size çağdaş bir erenden fısıldayacağım. Yüksek nutuklar atıp dursun şekilden ibaret âlimler. İşine bakanlar da var bu âlemde. Allah’ın tekrarı yok. Kepeneğin altında er yatar. Her devirde!

“Seyahatlerden asla bıkmadım ya Rab neler gördüm 

Neler gördüm neler gördüm neler gördüm!”

Mehmed Nusret Tura, ki vefatı 1979; “Devlet Deniz Yolları’nın İstanbul Bebek iskelesinde gişe memurluğundan emekli olmuş bir vatandaş” diye anlatıyor, şiirlerinden oluşan eserine takriz yazan M. Erol Kılıç hoca. Ne medrese âlimi, ne tekke şeyhi, ne de bir yerde müdür imiş. Sade bir memur. Biletçi amca. 

Fakat iskeledeki küçük odasında hak ile alıp veren bir aşık. Şeyhi Hazmi efendinin Fatih ve Beyazıd camilerinde umûma yaptığı Mesnevi derslerinin ve Keçecilerdeki dergahında husûsa yaptığı Fûsus derslerinin müdavimi bir derviş. Şeyhinin vefatından sonra ise onun yolunu halifesi olarak evinde hak sohbeti yaparak sürdüren bir mürşid olmuş. 

Onun eserleriyle hiç kimseden duymaksızın çarpışmıştım yıllar önce. Hemen gönlümü dağlamıştı. Ama şiirlerini görmek bugünlere kalmış, yayınevimin yeni kahve kitap dükkanının açılışına. (Bkz: Erler Demine /  M. Nusret Tura. Yayına haz: Necdet Ardıç -Terzi Baba- Bütün şiirleri, H yayınları.)

***

Onun gibi tenhalarda, hayatın dip akıntılarında nice hak aşığı yaşadı, yaşıyor, yaşayacak. Kimi memur, kimi ayakkabı boyacısı, otobüs muavini, kimi emekli memur, müdür. Bugün nerede insan-ı hakikiler diye geçmişe özlem duyanlar için ipucu niyetine, bu kimselerden menakıplar, kıssalar, sohbetler, nutk-ı şeriflerinden alıntılar paylaşıyorum zaman zaman. 

Öyle geliyor ki, medeniyet serzenişleri gerek siyasetçiler arasında “neden kültür sanatta adım atamıyoruz” sorusuyla gündemi her daim işgal ederken gerekse de entelektüel zevat içinde ayyuka çıkmış bir nakarattan ibaret kalmış dururken... Bize düşen, gazete sitesindeki köşelerde gerçeğin erlerinden nefes çekmek, çekmeye devam etmek, ısrarla.

Çünkü kendi yaşantısıyla sınanmayan, vücudunda ispatı olmayan hiçbir gerçek, ayet tefsirine / alametlerin cüz cüz hatmine yetmemiş, yetmez! Hazreti insan gerçeğine değemeyen kadavra medeniyeti de kanatlarını doğrultamaz, ruha yürüyemez.

***

“Ertesi gün sabah oldu yaşım vardı elliye / Kulağıma sesler geldi her şey zâkir ‘Hak’ diye / Baktım her yer bir göz olmuş bana bakar yâr diye / Kainatı kucakladım içi dışı can diye!”

Evet Nusret aziz, ellisinde ilmek ilmek dokumuştu bütün kumaşı. Sökükleri dikmiş, çözmüştü atlas elbisenin hakikat düğmelerini. Altmışına vardığında yana yana ömrü, dumanı kalmamıştı artık. “Kainat bir nokta oldu başka varlık kalmadı” derken alıntı yapmıyor, okuyabilenleri şahit tutuyordu kendi dipdiri gerçeğine.

Kimine gençliğinde can kuşu gelir öğretir kuş dilini. Kimine kapı açıktır, eşiğinde pas pas olmayı bilemez. Kimi çıkıp gider, görünmez bir daha yüzü nasıl solmuştur. Kimi taşını yer gider toprağa, kimi bir öpücük için şakaktan yanağa durmaz döner. Kimi ay yüzlü bir uyanık, yatar gözleri sabaha kadar apaçık, sevdiğini gözler.

Kimi de mânânın kanatlarını havalandırmış, kendi yaptığı taşıta binmiş, gitmiş bir ‘aşkobüs’ ile. Bilinmeyen menzillerde sevdiğine kavuşuyor neyin peşinden gittiğini bilenler. 

“Eğer ağla dersen dökmek için dîdemde bir yaş yok / Soyundum harf libasından nazardan gayrı bir şey yok / Benim bir benliğim vardı bugün ondan da mahrûmum / Huzur-ı pâkine girmekti artık oldu maksûdum.”

***

Hazret ki, makamı Resulullah; doğmaz dolanmaz güneş. Seher vaktinin yeli olmuş esmiş içeriden dışarıya içeriye bütün yönlere. Tan ağırmış, şafak sökmüş, gün batmış, doğmuş, kime ne. 

Bir kez doğan, ol nefes üflenince, doğmaz dolanmaz güneşin gölgesizliğinde, isterse mum yaksın doğum gününde, isterse eritsin üfleye üfleye kim bilir kaç nefeste. Pastayı iştah ile yer, yedirir gönlünce. Yutmasını beceremeyene; “bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi”yi söylete söylete! 

“Dîdede nur sînede yâr başka sevda kalmadı / Ân-ı dâim oldu Nusret doğmak ölmek kalmadı!”

Nasıl da döndürüyor okuyanı kendine Nusret aziz, dinleyin. Alıntı ile, gönderme ile, tanzim ve tasnif ile, kavram çerçeveleri ile canlanamayan kültür sanat serüvenimize / mânâ yolculuğumuza tatbikat yaptırıyor, kelam-ı hakiki ile! Neredesiniz, neredeyiz?

“Yokluk benim usûlümdür / Böyle geliş makbulümdür / Her dileğin kabulümdür / Ceddin benim resulümdür.”

***

Evet kutlu doğanların günü bugün! Yine ‘Erler Demine’nin nefesiyle gurbetin eli tutmuş yakamdan sevdiğime çekiyor. Yaklaştıkça kelimelere, bilemez oluyorum bu dem gece mi gündüz mü, Nusret azizin dediği gibi bu yolculuk yüz yıl devam edemez diyesiyim, diyorum. 

“Ölmeden önce ölünüz” emrinin farz oluşunu bir söylemden ibaret sanan, vücudunda yaşantısında ölmeden dirilişini / doğum gününü kutlamaya kalkan ey kendine mümin herkes, hepimiz! 

Ölmeden önce ölemeyenin doğum günü hangi kültürde nasıl kutlanırsa kutlansın, kanatlanıp uçuramamış medeniyet dilini hiçbir devirde. “Senden haber veren zâtı bulayım / Ayağına yüzüm gözüm süreyim / Gözlerinde senin nurunu göreyim / Bıraksınlar sonra beni öleyim!”

SON DAKİKA

#title#

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.

Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz. Beni Haberdar Et