GAZETE YAZARI

Toprak kanadığında tarih de kanar mı?

14 Kasım 2017, 04.00
Ömer Lekesiz

Ömer Lekesiz

1958’de Akdağmadeni/Yozgat’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Yozgat’ta tamamladı. 1979 yılında Ankara Meslek Yüksek Okulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü’nü bitirdi. Ankara’da Yem Sanayi Türk A.Ş.’de iki dönem, memur, şef ve ticaret müdürü, Kırıkkale Üniversitesi’nde daire başkanı ve genel sekreter yardımcısı, Kırıkkale, Mersin ve İstanbul’da özel kuruluşlarda yönetici olarak çalıştı. Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Net ortamında Edebistan.com  adlı elektronik dergiyi kurdu, editörlüğünü üstlendi. Kanal7’de Sözgelimi adlı haftalık kültür-sanat-edebiyat programını hazırlayıp sundu ve Yeni Şafak Kitap Eki’nin yayın danışmanlığını yaptı. Halen Yeni Şafak’ta köşe yazısı yazan Lekesiz, TRT Türk Gündem Kültür Sanat Programı’nın danışmanlığını yapıyor ve Süleymaniye’de sahafiye işletiyor. Edebiyat hayatına, Mavera dergisinde başlayan yazarın eleştiri, öykü, deneme, inceleme yazıları ve söyleşileri, kurucuları arasında yer aldığı dergilerin dışında Yedi İklim, İlim ve Sanat, Yom Sanat, Dergâh, Kafdağı, Düzyazı Defteri, İmge Öyküler, Eşik Cini, Varlık, Notos, İtibar, Dünyanın Öyküsü, İSMEK El Sanatları dergileriyle, Yeni Şafak, Vakit, gazetelerinde Yeni Safak Kitap ve Star Kitap eklerinde yayınlandı. Yeni Türk Edebiyatında Öykü adlı çalışmasıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2001 Yılı Edebi Tenkit Ödülü’nü kazandı. Yazarın; Mimlerin Abecesi, Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj, Sevgilinin Evi, Şirazeden Şirazeye, Öykü İzleri, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Öyküce Konuşmalar, Hüseyin Su Kitabı Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, Ateşten Kelimeler, Minarenin Kılıfı, Sanat Bizim Neyimize, Sanat ve..., isimleriyle yayınlanmış kitapları mevcuttur.

Merkez üssü Halepçe olan 7,3’lük Irak/Süleymaniye depreminden İran, Türkiye, Suriye, Filistin, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan birlikte etkilenmişler.

Jeolojisiyle jeopolitiğinin bu kadar iç içe geçtiği bir bölge daha yoktur dünya üzerinde; dolayısıyla etki yönünden depremi siyasetine, siyaseti depremine birbirine bitişiktir bu bölgenin.

Hal böyle olunca, başta Amerika olmak üzere uzaktaki devletlerin bu bölgede hâkimiyet kurma çabalarının, haritasını kendilerine göre belirleme gayretlerinin nedeni de daha kolay anlaşılır hale gelmektedir; zikredilen ülkelerden birinde tırnağı yer tutan herhangi bir güç, aslında bölgenin tamamında yer tutuyor demektir.

Buradan bakınca, kendi adıma resmi ve karşı tarih okumalarıyla, Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezinin kendiliğinden geçersizleştiğini görüyorum.

Çünkü zikredilen bölgenin tarihi, burada hiç bitmeyen jeolojik, jeopolitik hareketlerle, dahili ya da harici güç gösterileri nedeniyle resmi tarihleri sürekli olarak yalanladığı gibi, dünden bugüne yaşanan hadiseler de, başka bir izahı gerektirmeyecek şekilde bölgesel gerçeklikleri yeniden inşa ve ifşa ettiklerinden karşı tarih oluşturma çabaları da anbean gülünçleşmektedir. Tarihin sonu tezi ise, zikrettiğimiz nedenlere bağlı olarak, tarihin tarihinin üretilebilmesi nedeniyle bölgemiz nezdinde hiçbir karşılığa sahip bulunmamaktadır.

Tarihin tarihini üretmek ne demek?

Bölgemizdeki her türlü hareketin, bölge insanını da tarihini öğrenme yönünde bir gayrete düşürdüğünü hepimiz biliyoruz; en azından tarihi hikâyelerin çokça yayınlandıkları ve dolayısıyla okundukları hepimizin malumu.

Öncelikle son iki yüz yıldaki kendi tarihleştirme niyetlerimizden bakacak olursak, Tanzimatçıların kendilerinden önceki tarihi, Meşrutiyetçilerin ve Kemalistlerin ise kendilerine göre bir öncekinin ya da her ikisinin tarihini  kötülemelerinin hiçbir değeri yok artık; tanığı olduğumuz zaman ve şartlar bizleri tarihin okunmasına değil, tarihin tarihinin bizzat yaşanmasına yöneltiyor. Çünkü Süleymaniye depreminin etkisine tabi olan, şu, bölgemiz diye nitelediğimiz toprak, ona dair ilk kayıtları tutan insanın vaktinden, bizim vaktimize kadar sürekli olarak kanıyor.

Bu manada her kanama acı verdiği gibi, ölüme bitişen bir dizi olumsuz sonucun da ilk habercisidir.

Ama aynı zamanda kanama hayatın habercisidir; telafisi mümkün bir olumsuzluğu giderme, ölümü kendi vadesine havale etme çabasıdır; benin, berikinin ve ötekinin durumunu fark etme imkânıdır.

Dolayısıyla toprağımızdaki kanama, tarihi de kanatmaktadır ve bu nedenle tarihin tarihi, aşinası olduğumuz tarih bilinci kavramını da aşan bir gerçeklikle, gündelik hayatın, dur durak bilmeyen bölgesel hareketin bizzat içinden, fiili tanıklıkla, anbean deneyimlenmesiyle öne çıkmaktadır.

Tıpkı İbn Haldun’un “Bâtın (içyüzü) itibariyle tarih; düşünmek, hakikati araştırmak ve olan şeylerin (vekâyiin) sebeplerini bulup ortaya koymaktır. Olan şeylerin ilkesi incedir, hadiselerin keyfiyet ve sebepleri hakkındaki bilgi derindir” tespitine denk düşecek şekilde, tarih artık bizim bölgemizde okunarak öğrenilen değil, bilgisine bizzat yaşanılarak yönelinendir ve bu yönelimde, toprağın kanamasına koşut olarak vicdanımızdaki kanamayı idrak etmektir ki, bunların toplamından tahakkuk eden hakikat ise tarihin tarihine açık hale gelmektir.

Bu bakış açısına göre bölgemizdeki acıların, zulümlerin, toplu kıyımların, büyük ya da küçük, kısa ya da uzun vadeli tüm savaşların da kendi içinde bir değeri vardır; başkasının ölümü, acısı, sürgünü zikrettiğimiz idrake ait fitilin ateşlenmesidir; ateşin vicdanlarımızı sarması karşısında öncelikle bireysellikten, bencillikten kaynaklanan hastalıklarımızın yakılarak yok edilmesi, ilgili Hadis’le de kayıt altına alındığı şekilde, dünyanın öteki ucunda bir masumun parmağına batan dikenin acısını bizzat kendi parmağımızda hissetme hissinin bir zihniyet, bir yaşama biçimi haline gelmesidir. 

O kadar çok somut örneği var ki bunun, hangisini esas alsak onunla kendi varlığımızı, moda söyleyişle kendimizi insan-Müslüman olarak yeniden gerçekleştirdiğimizi görürüz.

Örneğin, Arakan Müslümanlarının maruz kaldıkları zulmü düşünelim. Hangi tarih kitabı onların yaşadıkları acıya tanıklığımızın, üzüntümüzün ve onlara yardımda bulunabilmek için çırpınmamızın hakikatini onca somut bir şekilde öğretebilirdi ki.

Evet, ancak ilgili haberler yoluyla varlıklarına, maruz kaldıkları vahşete muttali olabildiğimiz, dünyanın uzak ucundaki o Müslüman beldesinde, toprak kanadığında tarih de kanadı; tarihi bilginin yokluğunda tarihin tarihi, diğer bir söyleyişle vicdanın ve merhametin uyanışı, olumsuzluklar üzerinden bizim için değerli hale geliverdi.

O halde, toprak kanadığında tarih de kanar mı, sorusunun doğru cevabı için vicdanlarımıza, idraklerimize ve yeni bilgilenme tarzlarımıza bakmamız yeterli olacaktır.

SON DAKİKA

#title#

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.

Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz. Beni Haberdar Et