Yazarların mektup dostları

Bir dönemin en önemli iletişim aracı olan mektuplardı. O mektuplarda imzası olan yazarlarla buluştuk. İlk kitabının basılacağı haberini mektupla alan, bir yazarla mektupla tanışan, kitabıyla ilgili ilk övgüyü mektuptan okuyan, şiirinin basılacağını yine bir mektupla öğrenen yani bir dönemin mektuplaşan kuşağıydı onlar. Saklanmış yazar mektupları Yeni Şafak Kitap okurları için yıllar sonra yeniden açıldı.

Mektup yazma geleneği bugün yerini cep telefonlarındaki yazışma ağlarına ve internetteki emaillere bıraktı.

Edebiyat dünyasının kalbine dokunmak için en sahih yoldur mektuplar. En hesapsız ifadelerin kullanıldığı, samimi, içten ve muhatabının belki de hiçbir zaman yüzüne söylenmeyen iltifat cümlelerinin sıralandığı mektuplar bazen bir ustadan yolun başındaki bir gence umut olarak taşır sözlerini. Bazen dertleşir iki şair, hâlden anlayan dostuna sitem eder belki. Ya da yüreklendirir, yeni çıkan kitabıyla ilgili heyecanını paylaşır, gönendirir. Kimi zaman siyaseten farklı yerlerde gibi görünen yazarlar da mektuplarla sıcacık bir dostluğu örer ilmek ilmek. Yeni dergilerin hayalleri önce şehirler arasında özenle yazılmış satırlarda kayda düşer. Mektuplarda kavilleşir kalem erbabı gelecek hayalleri ile ilgili. Şimdilerde nostaljik bir unsura dönüşse de bilhassa edebiyatçıların mektuplaşmaları aynı zamanda yazın tarihine de ışık tutan önemli belgelerdir.

MEKTUPLARIN DA HİKAYESİ VAR

Mektup yazma geleneği bugün yerini cep telefonlarındaki yazışma ağlarına ve internetteki emaillere bıraktı. Biz de bu sayımızda edebiyat dünyasının “mektuplaşan kuşağı”na ulaştık. Arif Ay, Necip Tosun, Nurettin Durman, Şakir Kurtulmuş ve Mustafa Özçelik’ten edebiyat dünyasından kimlerle mektuplaştıklarını sorup ellerindeki bu mektupların hikayelerini dinledik.

Öte yandan geçtiğimiz ay mezata düşen 1971 tarihli Nuri Pakdil imzalı mektubun hikayesini mektubun sahibi Rasim Özdenören’den öğrendik. Bu sayımızda hem edebiyat dünyasında kaleme alınmış o mektuplara yer vereceğiz hem de bir dönem için mektuplaşmanın ne anlama geldiğini Yeni Şafak Kitap okurlarıyla paylaşacağız.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2020/01/14/09/57/resized_3d5ce-9f9a3709arifay.jpg

ARİF AY: İlk mektuplar ilk heyecanlar

Sakladığım bir mektup, Nurettin Durman’ın , kendisine Edep dergisi göndermem üzerine İstanbul-Beylerbeyi’in gönderdiği bir teşekkür mektubu. Edep’in sayfalarında kendisinin de yer almasını arzu ettiğini belirtiyor.

On yıl öncesine ait bir mektup. Nurettin Durman, muhabbet duyduğum bir dostum.

İkinci mektup, Almanya›da yaşayan Ali Asker Barut›la iki yıldan beri mektuplaşıyoruz. Edebiyat Ortamı dergisini yönetmeye başladığım yıl tanıştık. Yazılarını dergide yayımladık. Dergi yayınlarından iki kitabını yayımladık. Edebiyat Ortamı’nda yazdığı için sol çevrelerce aforoz edildi.

KİTAPLARIMA TEŞEKKÜR MEKTUPLARI

Ali Asker Barut benim aziz bir dostum ve arkadaşım. Anadolu kültürüne vakıf, acısı ve meselesi olan bir kardeşim. Memet Fuat’ın yakınında bulunmuş, Adam dergisinde şiirleri yayımlanmış, sol görüşlü ve alevi bir kardeşim. Mehmet Akif Ersoy’dan, Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’tan, Cahit Zarifoğlu’nundan, İlhami Çiçek’ten sevgiyle ve saygıyla söz eden, ufku geniş bir şair Ali Asker Barut.

Üçüncü Mektup, Yusuf Turan Günaydın›ın «Şiirimin Şehirleri» kitabımda Bağdat üzerine yazdığım şiirden hareketle Nazmizade Murteza’nın Bağdat’ı anlatan Gülşen-i Şuara’sını gönderdiğini bildirdiği mektup.

Yusuf Turan Günaydın iyi bir araştırmacı ve yazardır. Karşılıklı olarak muhabbetimizi hep sıcak tutmuşuzdur. Dördüncü Mektup, yıllarca Londra’da yaşayan ve Edebiyat dergisinde şiirleri, çevirileri yayımlanan değerli kardeşim Mevlüt Ceylan’ın, müstearı Tavus Hüsameddin. Diğer iki mektup da benim ona yazdığım 1983 tarihli mektuplar. Birinde rahmetli İlhami Çiçek’in vefat haberini veriyorum.

Son mektup da benim Ali Haydar Haksal’a Yedi İklim Dergisi Yayınlarından çıkan “Yirmi Yaş Şiirleri” kitabımdaki düzelti hatalarını bildirdiğim üzücü bir mektubum. Bir de nüshasını bulamadığım İlhan Berk›ten, Talat Sait Halman›dan, Nuri Pakdil›den, Behçet Necatigil’den mektuplar vardı onlardan da kısaca bahsedeyim: Kitabım çıktığında İlhan Berk’e gönderirdim. O da ya bir mektupla ya da bir kartla kitabı aldığını belirtir ve kitapla ilgili düşüncelerini yazardı. Kitaptan beğendiği dizeleri alıntılardı. Örneğin “kuşlar bizden daha mümin” gibi...

ÖNCE MEKTUPLA TANIŞIRDIK

İlk kitabım Hıra çıktığında (1978) «Arif Ay kaç yaşında?» diye sormuştu mektubunda. Çok etkilendiğini belirmişti. Talat Sait Halman uzun yıllar Amerika’da yaşadı, daha sonra Bilkent Üniversitesine geldi. İlhan Berk’te olduğu gibi Talat Sait Halman’a da (Amerika’ya) çıkan kitaplarımdan gönderirdim. Her kitap için coşkulu ve uzun mektuplar yazardı. Övgü dolu mektuplardı. Onun mektupları özgüvenimi artırıyordu. Yıllar sonra Milli Kütüphane’de karşılaştık. Yanında Gazi Üniversitesinden hocam Prof.Dr. Cemal Kurnaz vardı. Hocam beni tanıştırınca, Talat Bey hayretler içinde kalmıştı. “Ben sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum.” demişti. Bilkent’te ders vermemi teklif etmişti. Edebiyat dergisi yazarlarına, şairlerine karşı büyük bir sevgisi vardı. Behçet Necatigil, şiirde ustalarımdan biri. Ona da kitaplarımdan gönderirdim. O da her çıkan kitabını imzalı olarak gönderirdi. Hıra’yı gönderdiğimde o da Beyler’i “Hıra için teşekkürlerimle...” diye imzalamıştı. “Sevgilerde” kitabı üzerine Edebiyat dergisinde bir yazı yazmıştım. İncelikli, çoşku dolu bir mektup göndermişti. Eski şair ve yazarlar böyleydi; gençlerle ilgilenirlerdi. Mektuplar böyle bir sırrı ve özlemi de saklıyordu sayfalarında.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2020/01/14/10/05/resized_0caa1-26208ed5ndurmann.jpg

NURETTİN DURMAN: Günlerce cevabını beklerdik

Hayatımızda geçmiş yılların izleri var doğal olarak. Yaşanan zamanın alışkanlıkları, gereksinimleri, kullanılan aletler vazgeçilmezleridir yaşanılan zaman dilimini. Daktilo gibi, daha sonraları Faks gibi. Kalem en önemlisidir de diyebiliriz. Kalem ve yazı. Yani mektup. Yazdığımız mektuplar, aldığımız mektuplar. Mektup yazılır ve cevabı beklenirdi. Tabii bu günlerce beklenen bir şeydi.

Bu gelecek yarın gelecek diye sabırsızlanır sonunda mektup gelince de bir rahatlama bir sevinç hali çıkardı ortaya. Tabi bu sevince kötü haber acı haber taşıyan mektupları dahil etmiyoruz. Dergi çıkardığımız yıllarda ve daha sonrasında gelen mektuplar var haliyle. Şiir antolojisi hazırladığım yıllarda Pınarhisar’lı değerli şair Alaeddin Soykandan şiir istemişim. İşte o mektup ve şiirler hala durur.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2020/01/14/10/07/resized_aa92c-035fa9b3mustafaozcelik.jpg

MUSTAFA ÖZÇELİK: İlk kitabımın müjdesini mektupla aldım

Benim edebiyata yakın ilgi duyduğum ilk gençlik yıllarımda iletişim yolumuz zaman zaman gerçekleşen yüz yüze görüşmelerin dışında mektuplardı. Mektuplaştığım kişiler arasında en başta gelen isim Cahit Zarifoğlu idi. İlk şiirlerimi o okudu ve değerlendirdi. Mavera dışından da Mustafa Miyasoğlu, Muhsin İlyas Subaşı, Bahattin Karakoç, Şevket Bulut, Mustafa Kutlu gibi daha pek çok isim vardı. Yine kendi kuşağımızla da mektuplaşıyor, birbirimize yazı ve şiirlerimizi gönderiyor, fikir alışverişinde bulunuyorduk. Rahmetli Vahap Akbaş, M. Ruhi Şirin, Müştehir Karakaya, Şaban Abak, Yaşar Akgül bu anlamda mektuplaştığım arkadaşlardı.

Bu mektuplaşmalar, o yıllarda küçücük bir ilçede öğretmenlik yapan ama edebiyatla özellikle de şiirle ilgilenen biri olarak benim için büyük bir değer taşımaktaydı. Zira edebi anlamda yetişmemde her bir mektubun ayrı bir önemi oldu. Hemen hepsi edebi anlayışımın oluşmasında çok büyük katkı sağladılar. Bunların hepsi aslında müstakil bir yazının konusu olacak özelliktedir. Lakin Erdem Beyazıt’ın ilk ve tek çok kısa bir mektubu var ki onun mektup hikâyesi konusundaki bu dosya için daha iyi olabileceğini düşündüm. Zira bu mektup, ilk kitabımın yayınlanacağı haberini veriyordu. Ama önce Mavera’daki yazı-şiir hikâyeme değinmem gerekiyor.

İLK YAZILAR ŞİİRLER

Edebi hikâyemin, 1975’te Gelişme dergisinin son sayısında çıkan ilk şiirim dışta tutulacak olunursa Mavera dergisi ile başladığını söylemem gerekir. Mavera, 1976 Aralık’ında çıkmaya başlamıştı. Çıkaran ekibi isim olarak tanıyordum. Hatta aralarından bazılarını mesela M. Akif İnan, İsmail Kıllıoğlu ve Osman Sarı’yı Edebiyat dergisini çıkardıkları yıllarda şahsen tanıma imkânım da olmuştu. Yazma sürecim ise Zarifoğlu’nun önerisiyle kitap tanıtma yazılarıyla başladı. İlk yazım Ekim 1978’de yayımlanan 23. sayıda çıktı. Bir süre bu tür yazılar yazdım. Bunları daha sonra şiirler takip etti. Mayıs 1979 tarihli 30. sayısında üç şiirim birden yayımlandı. İlk zamanlar, şiirlerimi yayımlama konusunda beni epey zorlayan Zarifoğlu, daha sonra gönderdiğim her şiiri yayımlamaya başladı. Buna şaşırmıyor değildim ama o mektuplarında yayımlamanın da bir yetişme yolu olduğunu söylemekteydi.

Mavera daha sonra “Akabe Yayınları” markasıyla kitap yayıncılığına başladı. Çıkan ilk kitaplar, dergiyi çıkaran ekibin (Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, M. Akif İnan) kitapları oldu. Biz Mustafa Çelik, A. Vahap Akbaş, Şakir Kurtulmuş gibi isimler olarak derginin genç kuşağı idik. Bize de sıra gelecekti elbette. Çünkü dergi bir mektep olmayı hedeflemişti. Acaba benden de bir şiir dosyası isteyecekler miydi? Aslında umutluydum. Zira Zarifoğlu, gönderdiğim şiirlerle ilgili olarak artık çok fazla eleştiri getirmiyor, bunların kitaplaşma zamanının yaklaştığını söylüyordu. Bu sözler bana şiirlerimi kitaplaştırma konusunda cesaret verdi. O günlerde zaten şiirlerim sayı olarak bir kitap oluşturacak yekûna ulaşmıştı. Bugün yarın mektup yazar, dosyamı isterler demekteydim ama bir çağrı gelmiyordu. Bunun üzerine böyle bir talebi ben kendilerine mektupla ilettim. Zarifoğlu bunu epeydir düşündüğünü hatta bana da yazdığını ama ekonomik şartların uygun hale gelmesini beklediğini yazdı. Bu haber bile çok sevindirmişti beni. Artık inanıyordum. Kitabım çıkacaktı. Ama nasıl ve ne zaman?

KİTABIM YAYIMLANIYOR

Aradan iki yıl kadar daha zaman geçti. Dergide şiir yayımlamaya devam ediyordum. O yıllardaki ülke ekonomisinin sıkıntıları ortadaydı. Tekrar konuyu sormak uygun olmayacaktı. 1984 yılına geldiğimizde Erdem Beyazıt’ten kısa bir mektup aldım. Zira o günlerde derginin yayın işleriyle o ilgilenmekteydi. Bu, gönderdiğim yazıyı aldıklarını ve ekonomik sıkıntılara rağmen bizim kuşağın kitaplarını basma kararı verdiklerini bildiren bir mektuptu ve dosyamı dizgiye verilecek şekilde hazırlamam isteniyordu.

Bunun nasıl bir sevinç olduğunu anlatamam. Hemen daktilonun başına geçerek dosyamı kitap formatında hazırlamaya başladım. Tamamlar tamamlamaz da Erdem Beyazıt ağabeye gönderdim. Aradan üç dört ay gibi bir zaman geçti. Derken bir gün postacı okula bir paket getirdi. Kitap olduğunu anlamıştım ama kendi kitabım olacağı aklıma gelmemişti. Sipariş ettiğim yahut bana hediye olarak gönderilen kitaplardan oluşan bir palet sanmıştım. Açınca bir de ne göreyim. İlk şiir kitabım “İfşa” karşımda duruyordu. Adeta şok olmuştum. Bir süre dokumadığımı hatırlıyorum. Sonra biraz toparlanınca elime aldım. Bu durumun ilk çocuk sahibi olma duygusunda hiç farkı yoktu. İşte bu sebepten dolayı bana yazılan her mektup önemli ve değerli olmakla birlikte kitabımın çıkacağı haberini ulaştırdığı için Erdem Beyazıt ağabeyin bu kısa mektubu daha özel bir önem taşıyordu. Zira şiirlerimin dergide ilk yayını nasıl Cahit Zarifoğlu sayesinde gerçekleşmişse ilk şiir kitabım da Erdem Beyazıt’ın bu mektubuyla gerçekleşmişti. Malum, ilkler önemlidir. Hele bunlar bir mektup aracılıyla gerçekleşmişse daha da önemlidir.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2020/01/14/10/11/resized_bbfd6-9ee0cc92sakiryenidevirgunlerinde.jpg

ŞAKİR KURTULMUŞ: Yazışarak kurulan dostluklar

Mektuplu günlerimizi özlüyorum. Her gün iki-üç bazı günler daha çok mektup yazdığımız oldu. Gelen mektupları sıralayarak peş peşe okumak ve bitiminde bir kitabı tamamlamış olmanın verdiği sevinci yaşamak gibiydi. Postacının yolunu gözlerdik gelecek mektuplar için. Adres konusunda sıkıntı yaşayınca PTT’den kiraladığımız posta kutularını kullandık. Hem kaybolma ihtimalinden uzak daha güvenli, hem de daha çabuk ulaşabiliyorduk mektuplarımıza.

MESAFELERİ ÖNEMSEMEDİK

‘Yazmak uzun bir yürüyüşe başlamaktır’ der Nuri Pakdil. Deneme, oyun, eleştiri yazılarındaki ustalığı gibi mektup yazmada da ustadır. Edebiyat dergisindeki yazar ve şairlere olsun, çevresindeki diğer dostlarına olsun yazdığı tüm mektuplarda muhataplarını eyleme çağırır, karamsar ve ümitsizlik duygularından kurtulmaya sevk eder, sürekli umut aşılar.

İlk gençlik yıllarımızda mektupla tanıştığımızda böyle ayrıcalıklı bir yazın türü idi mektup. Bu nedenle çok sevdik, samimi bulduk, yazmaya özen gösterdik. İlk mektuplaştığımız arkadaşlarım Mustafa Özçelik, Selahattin ipek, Nezih Erdoğan oldu. Okuldan arkadaşlarımızla yaz tatiline girince mektuplarla haberleşmemizi sürdürdük. Memleketlerine yaz tatiline giden arkadaşlarımızla yazıştık. Posta kutusuna gelen mektupları almanın sevincini, çoşkusunu yaşadık.

Aramızdaki mesafelere hiç önem vermeden, mektuplarla haberleşerek, birbirimizin gönlünü ısıttık. Uzakta olmanın hiçbir önemi yoktu. Bilakis uzakta olmak değerliydi, çünkü uzakta olan arkadaşlarla, dostlarla yazışabiliyorduk. Mektuplarımızın içeriği doluydu. Birbirimize söyleyecek ne çok sözümüz vardı. Bulunduğumuz yerdeki edebi, kültürel faaliyetlerden söz ediyor, yaptıklarımızı anlatıyorduk. Yeni heyecanları, yeni projeleri konuşuyorduk. Her şeyden önemlisi yeni yazdığımız şiirleri, denemeleri, öyküleri gönderiyorduk birbirimize okuması için. Bir sonraki mektupta gönderdiğimiz ürünle ilgili arkadaşımızın görüşlerini okuyorduk heyecanla... Yeni yayınlardan, dergilerden ve kitaplardan birbirimizi haberdar ediyorduk. Mektuplarla sohbet ediyorduk adeta. Bir arada olduğumuzda neleri konuşuyorsak, gündemimizde neler oluyorsa, onları konuşuyorduk mektuplarımızda. Belki de bizi özlemle beklemeye iten çoşku da buydu...

Uzak bir şehirde yaşıyordu rahmetli Kamil Aydoğan. Hiç birbirimizi tanımadan, görüşmeden yazışmaya başladık Kamil’le. Atasoy Müftüoğlu vesile oldu tanışıp, yazışmamıza. Bir gün belediyedeki bürosunda oturuyorduk, her zaman olduğu gibi postacı içeriye girdi ve hem resmi evraklar hem de mektuplardan oluşan bir tomar bıraktı masaya. Atasoy ağabey önce kendisine ait olan mektupları ayırdı ve hızla açıp okudu. Pek çok kişiyle mektuplaşıyordu. Yazarlar ve şairlere mektuplar yazıyordu. Zaman zaman rastladığımızda açıp bize de okuyordu. Mektuptaki haberlerden bizim de haberdar olmamızı istiyor, bundan sevinç duyuyordu. Yine gelen mektuplar içinden bir tanesini hızlıca açıp okudu ve bana uzattı. ‘Şakir bu arkadaşla yazışabilirsin’, dedi. Mektubu aldım ben de hızlıca okudum, Kamil Aydoğan’dandı. Kamil Kahramanmaraş’ta lisede okuyordu. Hemen ona mektup yazdım ve tanışmamız böyle oldu. Mektuplaşmalarımız bir yıl kadar sürdü ve ben Kahramanmaraş’a gidip görüştüm, birkaç gün misafiri oldum, daha sonra Kamil de Eskişehir’e geldi, misafirimiz oldu. Liseyi bitirdikten sonra Kamil Ankara’da, ben İstanbul’da üniversite eğitimine başladık. Bu arada Kamil yazıları ve şiirleri ile Edebiyat dergisinde, ben de Mavera dergisinde yazmaya başladım. Kamil okulu bitirince öğretmen olarak Çankırı’nın Orta ilçesine tayin oldu. Mektuplaşmalarımız devam etti. Kamil’in burada günleri çok sıkıntılıydı. Edebiyat, kültür, sanatla çok yakından ilgilenemiyor, kendisine gelen dergi ve kitaplarla bağını sürdürmeye çalışıyordu. Bu dönemde Kamil’e dergilerden, yeni yayınlardan, Yeni Devir gazetesinde hazırladığımız sanat, edebiyat sayfasının olduğu nüshalardan imkanlar ölçüsünde göndermeye gayret ettim. Kamil’in ‘Köy Yazıları’ kitabı günlükler olarak burada yazıldı, önce Edebiyat dergisinde, sonra da kitap olarak yayınlandı.

COŞKUMUZ HİÇ EKSİLMEDİ

İstanbul’a geldiğimizde Yeni Devir gazetesinde çalışmaya başladık. Çalışma hayatında iletişim daha çok mektuplarla oluyordu. Ali Haydar Haksal Erzurum’da öğrenci iken gazeteye gönderdiği yazılar vasıtasıyla tanışıp yazışmaya başladık. Okulu bitirip İstanbul’a gelinceye kadar sürdü mektuplarla yazışmamız. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören Yeni Devir gazetesinde köşe yazısı yazıyorlardı. Mavera Dergisini çıkarmaya karar verdiklerinde Cahit Zarifoğlu’ndan ilk mektubu aldım. Dergi çıkaracaklarını, bunun için bizim de İstanbul’da hazırlıklar yapmamızı, dergiye abone bulmamızı ve gelecek ilk sayının satışı ile ilgilenmemizi istiyordu. Cahit Zarifoğlu ile yazışmalarımız sadece Mavera ile sınırlı kalmadı. Sanat, edebiyat, kültür etkinliklerinden, kitap yayımına kadar pek çok konuyu konuşuyorduk. Bizim sanat edebiyat sayfamızla ilgili de güzel önerilerde bulunuyor biz de onun bu güzel fikirlerinden istifade etmeye çalışıyorduk.

Bu süreçte mektup yazma konusundaki çoşkumuz hiç eksilmedi. Öğrencilik dönemlerinde Ramazan Dikmen, Ali Sali, Üzeyir Sali, Mehmet Ercümen, Ali Osman Sali, Adem Turan, Feramuz Aydoğan, Murat Mercan, Nezih Erdoğan gibi pek çok arkadaşla yazıştık. Atasoy Müftüoğlu, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Mustafa Özçelik, Hasan Aycın, Yaşar Kaplan, Selahattin İpek de mektuplarla haberleşmemizi sürdürdüğümüz isimlerdi.

Cahir Zarifoğlu Mavera dergisinde ‘okuyucularla’ köşesinde gelen mektuplara cevap veriyordu. Aynı çabayı biz de Yeni Devir sanat edebiyat sayfasında sürdürdük. Gelen bütün mektupları okuyup cevaplıyor, gelen ürünlerle ilgili görüşlerimizi yazıyorduk.

Mektup sadece bir iletişim aracı olarak mektup değildi. İçinde sanat ve edebiyatla ilgili her şeyi barındıran, besleyen edebi bir tür olarak edebiyat dünyasında yer eden mektubu, mektupla yaşadığımız çoşkulu günlerimizi özlüyorum.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2020/01/14/10/13/resized_f43d2-e229c529img_e7749.jpg

NECİP TOSUN: Mustafa Kutlu’dan mektuplar

Mektuplar insanlığımızla baş başa kaldığımız içten duygularımızın ikili tutanaklarıdır. İki kişiden biri yazan, diğeri muhataptır ve iki kişinin gizini saklar. Mektuplarda, iki kişi arasındaki gerçekler paylaşılır, orada dertleşilir, bir iç döküşle hesapsız, samimi irticalen yol alınır. Bir mahremiyet ikinci kişiye emanet edilir. Sansürsüz bir kişilik satırlara yansır. İçten, sahih, sansürsüz olmalarıyla pek çok olayın, gizin gerçek yüzlerini içlerinde barındırırlar. Bu anlamda geçmişe ilişkin pek çok bilgiyi, hatırayı belgelerler. Çünkü aslolan bu iki kişi arasında kalmasıdır. Ancak bazı durumlarda mektuplar, yaşananlara ışık tutacak, kimi gerçekleri ortaya çıkaracak ve muhataplarını zor durumda bırakmayacaksa kamuyla paylaşılabilir. Burada mektupların kişisel boyutu aşan işlevleri olduğu açıktır.

Gelişen teknoloji iletişimi etkiledi, yazılı mektuplar gündemden düştü. Elbette olumlu ya da olumsuz yanları ayrı bir konu. Artık tuşlarla konuşuyor insanlar. Duygular anında karşı tarafa iletiliyor. Eskiden aylarca beklenen fotoğraflar, özlemler, haberler günümüzde bir saniyede karşı tarafın ekranında. Anında kameralarla, messenger’larla iletişim sağlanmakta. Sadece mektuplarla sürdürülen ilişkiler, dostluklar teknolojik imkânlarla ortadan kalktı. Mektup beklemek hâli ortadan kalktı. Gerçek olan şu ki artık kimse beklemiyor. Hızlı iletişim için bir sms ya da e-mail yeterli. Çünkü gelişen teknolojiler sayesinde insanlar birbiriyle anında iletişim kurabilmekte. Hiç kuşkusuz bu hız mektupların, iletişimin içeriğini de değiştirdi. Çünkü hız öncelikle merak duygusunu ve giderek özlem duygusunu azaltmakta. Mektupların giderek şablonlara, kısaltmalara, hatta emojilere dönüşmesinin nedeni budur.

Edebî açıdan bakıldığında entelektüel/sanatçı mektupları farklı bir yerde durur. Çünkü bu mektuplar her ne kadar bir kişiye yazılmış olsa da edebiyatın, denemenin, günlüğün sınırlarında dolaşır. Bu anlamda çoğunlukla en önemli mektuplar, edebiyatçıların, düşünürlerin, filozofların mektuplarıdır. Mektuplarda yazarlar, tarih belirterek gerçek yaşamından, gerçek yerlerden, gerçek kişilerden ve gerçek olaylardan söz eder. Bu anlamda mektupların öncelikle belgesel değeri vardır. Yazar mektuplarda yaşadığı edebiyat ortamını, insani ilişkileri, ülkenin yaşadığı siyasi, toplumsal atmosferi birinci ağızdan aktarırken geleceğe ilişkin önemli belgeler bırakır. Bu bilgiler tartışmasız olmamakla birlikte kurmaca değildir ve olmuş, yaşanmışlıklardır. Bu anlamda mektupların edebî eleştiriye ve biyografik çalışmalara katkısı büyüktür.

YILLAR SONRA YENİDEN OKUDUM

Mustafa Kutlu’nun bana gönderdiği mektupları yıllar sonra yeniden okurken, nasıl pek çok olaya ışık tuttuğu görülüyor. İçinde ne çok gerçeği taşıyor, şimdi bile pek çok olaya ışık tutuyor, tanıklık ediyor. Kutlu’yla Dergâh dergisinin editörü olarak yeni sayılarda yer alacak yazıları, dönemin edebiyat ortamını tartışmışız. Özel yazışmalarımız bir yana, Kutlu’nun kimi yazarlar için epey emek verdiği görülüyor. Onları konuşmamızı, desteklememizi istiyor. 1991, 1996 yılları… Cihan Aktaş, Fatma Barbarosoğlu yeni kitaplar çıkarmışlar, daha işin başındalar. Mesela, “Cihan (Aktaş) bu yolda gayretli, mesafe alan, ilgiye değer bir arkadaş” diyor; bir mektupta da Fatma Barbarosoğlu’nun kitabından söz ediyor. Diğerinde de ikisinden birden söz ediyor. Anlaşılan Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş ve Fatma Barbarosoğlu yeni yazmaya başladığı dönemde onlar için epey gayret göstermiş. Aktaş ve Barbarosoğlu’nu keşfetmiş ve onların yolunu açmak için işin başındaki bu yazarları yıllar önce haklarında yazı yazdırmak, gündeme getirmek için çabalıyor. Kim bilir belki de bu yaptıklarından Aktaş ve Barbarosoğlu’nun hiç haberi yok. Kutlu pek çok yazar için yazılar yazdırıyor, orta sayfa sohbetleri yapıyor onları geleceğe hazırlıyor. Ne güzel bir editör tavrı. Tüm mektuplarda umut bağladığı yazarları desteklememiz gerektiğini belirtiyor.

YAHU BİZİM FİLM NE OLDU

Geçtiğimiz yıllarda yönetmen Osman Sınav onun Uzun Hikâye adlı kitabını filme çekmiş epey de ilgi görmüş, tartışılmıştı. Bu mektuplara bakıldığında Mustafa Kutlu’nun, Osman Sınav için de çaba gösterdiği görülüyor. Kutlu 5 Ağustos 1991 tarihli mektubunda şöyle bir soru soruyor mesela: “Yahu şu bizim film ne oldu?” O gün sıradan bir cümle olarak gözüken bu cümle şimdiden bakıldığında o kadar önemli bir cümle ki. Çünkü bir hikâyesi var. Bu cümlenin hikâyesi şöyle: Bir film çekimi için Kutlu’dan bir senaryo istemiş, yönetmeni de belirlemiştik. Nasılsa işveren konumundaydım. Kutlu da bizim teklif ettiğimiz yönetmene karşı çıkıp şöyle demişti: “Genç bir arkadaş var, tanınmış biri değil ama yetenekli biri, benim ‘Kapıları Açmak’ adlı hikâyemi aldı. O senaryoyu bu genç arkadaş çeksin.” Ben de “Abi bu ciddi bir para, kumar oynamayalım” dedim. Kutlu “yok” dedi, “bu genç arkadaş becerir bu işi.” “Adı ne?” dedim. “Osman Sınav” dedi. Sınav Ankara’ya geldi, görüştük. “Başrolde Mehmet Aslantuğ oynayacak” dedi. “Peki” dedim. Sonunda Kutlu’nun sorduğu “Yahu şu bizim film ne oldu?” dediği Kapıları Açmak filmi çekildi.

Kapıları Açmak filmi 1992 Altın Portakal Film Festivali’nde başrol oyuncusu Mehmet Aslantuğ’a Altın Portakal Ödülü kazandırırken, kendisi de en iyi üçüncü film oldu. Yılın 1992 olduğu düşünülürse, bu Osman Sınav için bir çıkış filmi oldu. Mehmet Aslantuğ için de… Film aynı zamanda Kültür Bakanlığının En İyi Yönetmen ve En İyi Yapımcı Ödülü’nü de aldı. Kapıları Açmak bir bakıma onlara “kapıları açmış” oldu. Kısaca her şeyin bir hikâyesi var. İşte Kutlu’nun yukarıda mektupta sorduğu: “Yahu şu bizim film ne oldu?” sorusunun hikâyesi bu.

Herkes yönetmen Osman Sınav’ın Uzun Hikâye’yi filme çekerek Kutlu’ya destek olduğunu konuştu. Oysa işin bir de bu yönü vardı. Kimse işin bu yönünü bilmiyor çünkü. Bazı gerçekler mektuplarda gizli. Bu nedenle zaman zaman dönüp mektuplara bakmak ve hikâyeleri hatırlamak gerek.