Modern zamanlarda ahlâk arayışı üzerine: Krzysztof Kieslowski ve 'Dekalog'u

Modern zamanlarda ahlâk arayışı üzerine: Krzysztof

ENVER GÜLŞEN / KONUK YAZAR

Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin (1941-1996) toplam 10 bölümden ve her bölümü 55 dakikadan oluşan “Dekalog” (1989) adlı film dizisi, hem alışılmadık süresi, hem izleyicisine verdiği mesajlar, hem de bunu yaparken başvurduğu özgün anlatım biçimiyle sinema tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Hz. Musâ'ya vahyedilen “On Emir”den gevşek bir bağlantı üzerinden ilhamlar alan ve bu emirleri “insanoğlunun modern dönemlerindeki ahlâk arayışına bir katkı” olarak yorumlamamıza imkân sağlayan “Dekalog”, Kieslowki'nin yaptığı tek film bile olsaydı, muhtemelen O'nu sinema tarihinin en büyük yönetmenleri arasına katmaya yeterdi.

Bütün bölümleri Varşova'da bir sitede geçen ve bir bölümündeki ana karakterlerin diğer bölümlerde ya hiç olmadığı ya da yan karakterler olarak gözüktüğü; her bölümün bir bütünün parçası olduğuna ikna olduğumuz “Dekalog”, insanoğlunun ezelî ve ebedî evrensel ahlâk arayışının köşe taşlarına yaptığı vurgu ile de oldukça saygıya değer bir yapıttır. Bir anlamda doğal hukukun ve ahlâkın temellerine yönelik bir fikir cimnastiği ve bu temelleri sanatsal olarak kavrayış yolu olarak da okunabilir film. Her bölümde mutlaka iki defa boy gösteren, beyazlara bürünmüş ve konu ile ilgisiz gibi görünen gizemli adam ise, (sanırım) insanoğlunun yazgısında var olan -ve bazen kendi elinde olmayan- bir takım şeylere vurgu yapıyor.

“On Emir”den aldığı ilham Kieslowski'nin bu kült yapıtını dinî bir temele oturturken, modern döneme ait ahlâkî konuları ve “dilemma”ları ele alması da yapıtın evrenselliğe açılan kapısı oluyor. Filmlerin açık uçlu ve yoruma açık yapısı, onları her izleyişte yepyeni bir katmanına erişmemizi sağlarken, Zbingiew Preisner'in müziğinin de anlatılan hikâyelerle âdeta bütünleştiğini görüyoruz. Kameranın dinginliği ve hikâyenin diyaloğa fazlaca yer vermiyor oluşu, izleyici açısından yaşanan gerçekliğe kendini daha kolay konsantre edebilme ve her yeni izleyişte yeni bir deneyimle taçlandırılma anlamına geliyor.

İşte, “Dekalog”dan, yıllardır aklımdan hiç çıkmayan bazı bölümler…

TRT tarafından gösterildiğinde “Kadere Meydan Okunmaz” adıyla sunulan (ama bana kalırsa “On Emir”in ilk iki maddesi olan), “Benden Başka Tanrıya Tapmayacaksın” cümlesiyle özetlenebilecek emirlere referans veren ilk bölümü, aynı zamanda sinema tarihindeki en önemli metafizik tartışmalardan birini de bünyesinde barındırmakta... Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan dahî bilim adamı babası ile Katolik halası arasında kalan bir çocuğun hikâyesidir ilk bölüm. Pozitivist bilimcilik (ya da bilimperestlik) ile mütevekkîl dindarlık arasındaki çatışmada Kieslowski, kazananın kim olduğuna bizim karar vermemizi ister gibidir.

Halasına “Tanrı nedir?” diye soran çocuk, “Gel, bana sımsıkı sarıl” cevabını alır. Ardından da “peki, şimdi ne hissediyorsun?” diye soran kadına, “Seni çok sevdiğimi hissediyorum” diye cevap verir. Halası “İşte, Tanrı budur” diye cevap verir. Sinema tarihinde beni bunun kadar etkileyen çok az sahne vardır. Sanatın gücünün ve insanı dönüştürebilme kâbiliyetinin en tepe noktası örneklerinden biridir bu sahne...

Aşk Üzerine Kısa Bir Film”i ise aşkın cinsellikle fütursuzca karıştırılmasına atılmış en çarpıcı sinemasal tokatlar arasında görmekteyim. Bu hikayede, kendisine aşık olan gence, “Benden ne istiyorsun?” diye soran bir kadın ve “Hiç bir şey, sadece öyle uzaktan görebilmek, hepsi bu” diye cevap veren bir genç tanırız. Görmüş geçirmiş ve aşkı cinsellikten ibaret zanneden bu kadının yazgısında, gerçek aşkı kendisinden oldukça küçük bir gençten öğrenmek vardır. Şiirselliği ile sinemanın gördüğü en önemli aşk metafiziği filmlerinden birisidir “Aşk Üzerine Kısa Bir Film”...

Şimdi de “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film”de, her şekilde kötü ve zâlim olduğuna inandığımız bir gencin, mahkemede idam cezasına çarptırıldıktan sonra hapishane binasına geri dönüşü sırasında pencereden kendisine adı ile seslenen avukatına (aynı avukatın sonradan onu hapishanede ziyaret edişi sırasında) söylediği şu sözleri hatırlayalım:

“Ben, mahkemede hiç kimsenin ne söylediğini bile duymadım. Ta ki siz benim adımı söyleyinceye kadar. O zamana kadar sizin gibi büyük adamlardan bana adımla seslenen hiç kimse olmamıştı.”

En vahşi gördüğümüz insanda bile rahatlıkla yakalanabilen insanî bir damar ve idam cezası üzerine tekrar bir düşünme gerekliliği! Suç ve ceza ilişkileri üzerine kapsamlı bir felsefî ve hukukî tartışmadır bu hikâye...

Ya da “Yalan Üzerine Kısa Bir Film”de tam tersi durumla yüzleştirir bizi Kieslowski. İyi kalpliliğine her şekilde iknâ olduğumuz birinin hikâyesidir bu kez söz konusu olan. Kahramanımız, Polonya'da Nazi katliamı sırasında bir çok Yahudiyi kurtarmış, ahlâkî özellikleri ve erdemleriyle bilinen, etik profesörü bir kadındır. Günlerden bir gün, ABD'de tercümanlık yapan bir başka kadın kendisinin ziyaretine gelir. Konuk kişi, izin alarak, üniversitede profesörün dersine de girer. Konu, insanların çeşitli ahlâkî dilemmalardaki muhtemel davranışları üzerine düğümlenirken, tercüman kadın söz alarak bir hikâye anlatır:

Nazi işgali altındaki Polonya'da çocuk demeden bütün Yahudiler üzerinde bir cadı avı yürütülürken, adamın biri, 6-7 yaşlarındaki ürkek bir kız çocuğunu, sokağa çıkma yasağının henüz başlamadığı saatlerde elinden tutmuş bir yerlere götürmektedir. Çocuk iki yıldır bir evin bodrumunda saklanmaktadır. Nazilerin avından kurtulabilmesi için bir koruyucu aileye ihtiyacı vardır. Ancak Nazilerin çocuğun Yahudi olduğunu anlamamaları için de bir vaftiz anne-babasına ihtiyaç bulunmaktadır. Koruyucu aile çocuğu ancak bu şekilde alabilecektir. Adamın çocuğu götürdüğü aile ise daha önce vaftiz anne ve baba olmayı kabul etmiş bir çifttir.

Çocuk içeriye girer. İçerde bir kadın ve bir adam vardır. Kadın son derece rahat görünür. Adam ise bir oraya bir buraya sıkıntılı bir şekilde dolanmaktadır. Sonra kadın oldukça soğukkanlı bir şekilde “çocuğun vaftiz annesi ve babası olamayacaklarını” söyler. Küçük kız genç çiftin bu beklenmedik tavır değişikliğiyle aslında mutlak bir ölüme gönderilmektedir.. Karı-kocanın çark etmedeki gerekçesi ise gönülden inanmış birer Katolik olarak Tanrı'ya asla yalan söyleyemeyecekleri ve “vaftiz ebeveyni” oldukları yönündeki bir yalanı kalplerinde taşıyamayacaklarını fark etmeleridir. Çocuk ve onu getiren adam tekrar sokağa çıkarlar ve sonu belirsiz bir karanlıkta kaybolurlar.

Dersi dinleyen öğrencilerden biri, ailenin korktuğuna ilişkin yorum yapar. Bir başkası ise böylesine hassas bir durumda söylenen sözlerin Katolik inancı açısından bile yalan olmayacağını savunarak, olayda ailenin tutumunu yanlış bulur.

/resim/site/resim45bbbb2cc5bb92c94by.jpg
“Kız çocuğunu -inançlarını gerekçe göstererek- Nazilerin insafsızlığına terk eden o meçhul kadın, gerçekte, günümüzün saygın etik profesörü olan kahramanımızdır. Ölüme terk edilen kız çocuğu ise ABD'den onu ziyarete gelen tercüman kadındır. Ve tam kırk yıl sonra, bu davranışının sebebini öğrenmek üzere gelmiştir. Profesör bu acı gerçeği öğrendiğinde, kadına sebebin aslında çok basit olduğunu ve o kızı sokağa gönderdikten sonra kırk yıldır her gün bu olayı düşündüğünü söyler. Sebep olarak ise kıza “koruyucu aile” olmayı kabul eden çiftin “Gestapo ajanı” olduğu duyumunu aldıklarını, vaftiz anne-babası olmayı kabul ettikleri takdirde kendilerinin de deşifre olarak, o tarihlerde Nazilere karşı direniş sürdüren - kendilerinin de içinde bulundukları- gizli örgütlerinin çökertilme riskinin doğduğunu söyler. Sonradan o ailenin Gestapo ajanlığı yaptığı yönündeki iddiaların yalan olduğunun anlaşıldığını, ancak söz konusu çiftin bu suçlamadan dolayı çok büyük acılar çektiğini de sözlerine ekler.

“Tanrı Sahte Yakarışları Bilir” adlı bölümde ise kocasını aldatan ve üstüne üstlük bir de onu aldattığı erkekten hamile kalan bir kadının, eşi kanser hastalığından ölmek üzereyken, aile doktorunu kocasının yakında ölüp ölmeyeceği üzerine somut bir fikir vermek üzere zorlayışına tanık oluruz.. Çünkü, kadın karnındaki çocuğu doğurup doğurmayacağına da alacağı bu bilgiye göre karar verecektir. Bu “günah bebeği”ni doğurmalı mı, yoksa doğurmamalı mı? Kieslowski, söz konusu bölümde de hem kürtaj hem de aldatma üzerine bir ahlâki dilemmayla karşı karşıya bırakır bizleri...

Başlangıçta bir televizyon dizisi olarak çekilen, ancak gördüğü yoğun ilgi üzerine çeşitli ülkelerde sinema gösterimleri de gerçekleştirilen “Dekalog” dizisi, her biri izleyiciye ahlâk üzerine birbirinden çetin ceviz sorular yönelten toplam 10 bölümden oluşuyor.

Yapıtında bizleri, modern hayatlarımızdaki sorunlarla evrensel ahlâk ilkeleri arasındaki çatışma arasında kendimize en uygun konumu bulmaya davet eden Kieslowski, bana kalırsa “Dekalog” ile yalnızca kariyerinin değil, dünya sinema tarihinin de en kalıcı başyapıtlarından birisine imza atmış bulunuyor.

Velhasıl, “Dekalog”, hayatında ahlâk duygusunun sarsılmaz bir yeri bulunan, her ırktan, her dinden ve her yaştan sinemasever için çok önemli sinemasal bir deneyim. Defalarca izleme ve her izlemede de üzerine geceler boyu düşünme ihtiyacı doğuran bir film dizisi bu...

Kieslowski'nin söz konusu yapıtını henüz izlememiş olan bir sinemaseverin, belleğinde yıllarca sabırla oluşturmaya çalıştığı görsel hazine de -bana göre- büyük ölçüde eksik kalacaktır. O yüzden, Polonyalı büyük ustanın dünya sinemaseverlerine miras bıraktığı bu çarpıcı filmleri tez zamanda edinerek, hem tekrar tekrar izlemenizi; hem de arşivinize katmanızı şiddetle öneriyorum.